Hafız Divanından..

Dedim ki: Hata ettik, tedbirimiz böyle değildi..

Dedi ki: Ne yapabiliriz ki? Takdir böyleymiş..

 

Dedim ki: Sende nice hatalar buldular..

Dedi ki: Alnımıza yazılmış da ondan..

 

Dedim ki: Bugün kötü bir arkadaşa düşmüşsün..

Dedi ki: Zaten bana arkadaş kötü talihim..

 

Dedim ki: Ey ay yüzlü, beni evvelce severdin, niye soğudun?

Dedi ki: Felek bana kinlenmişti, ondan..

 

Dedim ki: Bundan önce neşe şarabı içtik..

Dedi ki: Doğru, fakat şifa son kadehteydi..

 

Dedim ki: Sen ömrümsün benim.. Niçin gittin?

Dedi ki: Arkadaş ne yapalım? Ömrün bu kadarmış..

 

Dedim ki: Bu kadar acelen ne, daha sefer vaktin gelmemişti...

Dedi ki: Öyle deme.. Muvafık olan buymuş..

 

Dedim ki: Hafız'dan neden uzaklaştın?

Dedi ki: Zaten her zaman bunu düşünmekteydim..

 

                                 Divan-ı Hafız - Hafız-ı Şirazî

Yorum (yok) Yorum yaz!

İslami Davet'ten Marş ve Ezgiler

İslami Davet'in Tüm Albümleri;

İlk kasetten sırayla hepsi..

Kaset resimlerine tıklayarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz

İşte site;

http://www.islamidavet.com/dinle/

Yorum (1) Yorum yaz!

Dört Tekbir

HANGİ GÜZELLİĞİ GÖRSEK, ONA YAR OLDUK,
HANGİ GÜZELİ GÖRSEK GİRİFTAR OLDUK,
GÜZELLİĞİNİN ULULUĞU YÜZÜNÜ GÖSTERİNCE
DÖRT TEKBİR VURDUK, HEPSİNDEN BİZAR OLDUK..

 

(Hamd - İmam Humeyni)




Tefsire hacet yok ama ben yazayım;
Hangi güzelliği görsek ona gönül verdik.
Tâ, GERÇEK GÜZEL, (bütün güzelliklerin kaynağı olması ve bu güzelliklerin O'nun güzel isimlerinin birer tecellisi olması cihetiyle de) TEK GÜZEL kendini gösterene kadar..
Bu hakikati -yine O'nun lütfuyla- görünce "DÖRT TEKBİR" alarak diğer güzelliklerin cenaze namazını kıldık (onlardan yüz çevirdik).. ve daim HAYY olan güzele yüzümüzü döndük..

Yorum (6) Yorum yaz!

Hafız-ı Şirazi'den..

Her kim güzel kokunu sabah yelinden aldı
Sevgili dosttan aşina bir haber aldı

Sende hakkı olan bu gönlüm inan hak etmiyor
Neden bunca acı sözleri dert ortağından aldı

Ey güzellik padişahı dilenciye bir baksana
Gör kulağı ne kadar böyle hikâye aldı

Damağımı aşkın şarabıyla tatlandırırım
Çün mabetteki sofiden riya kokusu aldı

İlahi sırrı bu arif kimseye demezken
Bilmem bu sırları başkası nerden aldı

Aşk şarabını hırka altından biz hep içtik
Meyhane piri bu haberi yüzlerce kez aldı

İlahi! Hani nerde bu sırlara mahrem olacak
Anlatayım görsün gönül ne dedi, neler aldı

Saki gel bak aşk bizi nasıl da çağırmakta
O öyküyü anlatan da bu sözleri hep bizden aldı

Âlimin sözü doğrudur, hep hayır doludur
Ne mutlu o kimseye ki bu sözleri gönülden aldı

Hafız! Senin vazifen yalnızca dua etmektir
Aldırma duysa da duymasa da o yine aldı.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Cibril vehme geldi, Kıyamet kıyam etti!..

Çün hâk-i Kerbelâ’ya o Mevlâyı yıktılar,
Gûya ki arş-ı pâk-i muallâyı yıktılar..

[Kerbela toprağına İmam Hüseyin’i düşürdüler,
Sanki yüce ve temiz arşı yıktılar..]


Peygamber açtı başın, Alî kıldı âh-u vâh,
Kalb-i hazîn-i Hazret-i Zehrâ’yı yıktılar..


[Peygamber (s.a.a) başını açtı, Ali (r.a) feryad eyledi,
Hazret-i Fatıma (r.anha)’nın hüzünlü kalbini yıktılar..]


Kardeş gamiyle sahn-ı cinân içre ağladı,
Ya’ni Hasen o Seyyid-i Yektâyı yıktılar..


[Kardeş üzüntüsüyle Cennetlerin orta yerinde ağladı,
Yani, biricik Seyyid Hasan’ı (r.a) yıktılar..]


Tesbihini şaşırdı melâik figan ile,
Ya’ni Huseyn seyyid-i Bathâ’yı yıktılar.


[Melekler feryad ederek zikirlerini şaşırdılar,
Çünkü, Bathâ efendisi Hüseyin’i (r.a) yıktılar.]


Cibril vehme geldi, kıyâmet kıyâm edip,
Bî nefh-i sûr âlem-i kübrâyı yıktılar..


[Cebrail (a.s) vehme geldi, kıyamet kıyam etti,
Sûr üflenişiyle yüce alemi yıktılar..]

Yorum (yok) Yorum yaz!

Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız...

 






Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız.


Kimseye eyvallah etmeyen, kimseye biat etmeyen, bütün dogmalara, tabulara saldıran, kimsenin bir yerlere oturtamadığı bir garip kuşağız.

Bizi sadece bizden olanlar anlar.

Bizim konuşmalarımız da yalnızlık senfonisidir. Sessizdir, derindir, manalıdır.

Biz, gözlerimizden tanırız birbirimizi, göz bebeklerimizdeki hüzünden, yorgunluktan tanışırız.

Bir demli çayın buğusudur şifremiz, ya da bir sigara dumanının kavisi. Nedensiz dalıp gitmelerdir muhabbetimizin en koyu anları...

İç çekişlerimizle kurarız en uzun cümleleri...

Ne mutluluğun resmini yapabilen bir ressam, ne hayatı kendimize yontabilen bir heykeltıraş değiliz.

Alış verişi bilmeyiz, tek ticaretimiz, gençliğimizi verip kutlu bir geleceği satın almışlığımızdır.

Geleceğin, yaşadıklarımızın tekrarı olacağının da farkındayızdır. Zira, her şeyi yaşamış, kavgayı, sevdayı, öfkeyi tatmışızdır.

Bize, ‘ölüm gelir, çitlembikler, sarmaşıklarla’, çünkü ne yaşamdan ne ölümden bir beklentimiz kalmamıştır.

Yolumuz, hedefimizdir ve yürürüz sadece, öyle mahsun ve öyle onurlu.

Kardelen, bizim çiçeğimizdir, kartal, bizim kuşumuz.

Her akıntıya karşı durur, her şeye yukardan bakarız. Özgürlüktür önce ve sadece, imanımızın özü.

En çok yılandan korkarız, fırsatçı ve hainden...

Çöl ve denizdir, tabiatımız. İki sonsuzluk arasında yaşamaya çalışırız.

Ne saray takarız ne malikane.. Ne devlet sever bizi ne de ‘kiliseler.’

Bir bitimsiz yalnızlıktır yolumuz, bir sonsuz özgürlüktür menzili..

Hem vatan deriz, hem özgürlük, hem akıl deriz, hem aşk. Hem halk deriz hem yalnızlık..

Hem doğudur ülkemiz, hem batı.. Hem Muhammed’dir önderimiz, hem İsa, hem Spartaküstür yüreğimiz, hem Ali... Hem Hüseyin’dir kahramanımız, hem İmam Humeyni kahramanımız, hem Malcolm X, hem İzzetbegoviç’tir, hem Dudayev. Biz bütün şiirlerden tek bir şiir, bütün bestelerden tek bir senfoni yapar, hayatı tek bir film karesine sığdırırız. Ne Amerika anlar bizi, ne Patagonya.

Biz sadece birbirimize tutunur, birlikte yanarız. Ateşimiz suyumuzu yakar, nefesimiz ateşi.

‘Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız...’

 

 


 
 
http://www.dildade.net/Forum/index.php
 

Yorum (3) Yorum yaz!

"Eylül işte; nam-ı diğer , HüzüN.."

Eylül... Fersude sonbaharların giriş kapısı... İlk yaz rüzgârından alınmış bir hızla savrulan düşüncelerin, hoyrat hayallerin ve avare zamanların yorgunluğu, kırgınlığı, pejmürdeliği içinde yeniden derlenip toparlanması gereken hayatın rengi... Ve yeniden başlamanın yorgun ritmini hatırlatan yağmurlar... Bölük pörçük hatıralar, kırık dökük sevinçler... Şiir kılığında gelen acı...

Eylül işte; nâm–ı diğer, hüzün...

Eylül... Her şair için ayrı bir Leyla; kurşunî gelinlikler giyinip de gelen... Dilemmaların çıldırtıcı sükunu bir yanda; ve bir yanda sislerin ve buğuların ardından sökün edip yürümüş sancıların ilhamı... Katar katar uzaklaşan kuşların kanatlarına yüklenen son arzular kadar umutsuz ve beklenesi...

Eylül işte; nâm–ı diğer, pişmanlık...

Bilmiyorum, siz bu yazıyı okurken yağmur yağıyor olacak mı?.. Belki yapraklar savruluyordur şimdi bulunduğunuz şehirde; belki sular kararıyordur yavaş yavaş... Altın kızılı bir gurubun soyunmuş dalında çifte kumruları seyrediyorsunuz belki de... Bir sanatoryum bahçesinde gezinen uzun saçlı, zayıf ve genç iki kaderdaştır belki ikindiler ve yağmurlar... Belki sizin kentin huzurludur akşamları, belki de alaca düşmüş gecenin bir yüzünde siyah tırnaklarını ruhunuza geçirmeye çalışan ifritler dolaşır...

Eylül işte; nâm–ı diğer melal...

Tenha yollar, aşınmış günler, hayata dar gelen arzular ve kanadı kırık kuşlar... Tabiatın birden uyanıp gerçeği gören yüzü... Kıymeti bilinmeyen lezzetin çamurlara bulaşmış sarı bir acılık tarafından istilasına karşı şaşkınlık... Acıların beyhude, sevinçlerin zavallı, mutlulukların fanî olduğunu anlamanın dehşeti...

Eylül işte; nâm–ı diğer, ölümün rengi...

Eylül... Yaşanmamış mevsimlerin en gerçeği... Uçuk benizli koşuşturmacalar, yeniden kurulan defter–kitap pazarı... Eski okul çantasına kalem yerine ancak gözyaşını koyarak okula giden minik adımlar... Yoksul mahallelerde gitgide çamurlanacak karanlık sokaklar... Camlara mıhlanıp 70 yıllık muhteşem bir sükût ile yolları seyreden kırçıl hatıralar... Ciğer paresini okula eksik kitapla gönderen annenin yüreğindeki çizik... Para etse canını da verir ama...

Eylül işte; nâm–ı diğer, acının mührü...

İskender PALA